Madenin değeri, yerin altında değil, akıl ve emekle yer üstüne çıkarılmasındadır.
Madenciler çoğu zaman deprem gibi doğal afetler sonrasında ‘kahraman madenciler’, diğer zamanlarda da doğayı tahrip eden ötekileştirilmiş madenciler olarak anılsa da aslında toprağın altındaki cevheri üretenden çok, insan aklının ve ülke iradesinin bir göstergesidir. Bugün bir ülkenin kalkınmışlığı yalnızca gökdelenlerle, otoyollarla değil, kendi doğal kaynaklarına ne ölçüde sahip çıktığıyla da ölçülüyor.
Türkiye’de madencilik, Gayrisafi Yurtiçi Hasıla içinde sadece %1,2 pay alıyor. Oysa bu oran Kanada’da %5,1, Çin’de %4, Avustralya’da ise %10’un üzerinde. Düşünün ki dünya bor rezervlerinin %73’ü bizde ama madencilikten aldığımız pay bu. Ülkemiz adeta, hazine sandığına oturmuş ama anahtarını başkasına teslim etmiş gibi.
Oysa gelişmiş ülkeler madenlerine sahip çıkıyor, hem istihdamı hem de enerji bağımsızlığını bu yerli kaynaklarla güvence altına alıyor. Avustralya lityumuyla, Kanada nikel ve potasıyla[1], Çin ise nadir toprak elementleriyle stratejik üstünlük kurarken; bizde hâlâ “zeytin mi maden mi?” tartışmaları yaşanıyor. Halbuki bu ikisi çatışmak zorunda değil. Asıl olan, doğa ile madeni bir arada yaşatacak aklı ve teknolojiyi kullanmak. Ve şunu unutmamak gerek: Madenler taşınamaz, ama zeytin ağacı –gerektiğinde ve uygun şartlarda– taşınabilir.
Bu noktada, geçtiğimiz haftalarda TBMM’ye sunulan yeni Maden Kanunu Teklifi, önemli bir eşikte olduğumuzu gösteriyor. 22 maddelik teklif, özellikle izin süreçlerinin sadeleştirilmesi, stratejik madenlere öncelik tanınması ve rehabilitasyon fonlarının güçlendirilmesi açısından sektöre ciddi ivme kazandırma potansiyeli taşıyor.
Yeni Teklif Ne Getiriyor?
Olumlu yönler arasında en çok öne çıkanlar:
- Ruhsat öncesi tüm izinlerin tamamlanması zorunluluğu ile yatırımcı önünü daha net görebilecek.
- Dört ay içinde yanıt verilmezse izin verilmiş sayılacak.
- Stratejik madenler için acele kamulaştırma ve stok zorunluluğu, dışa bağımlılığı azaltmaya hizmet edecek.
- Yerli kömür santralleri, yenilenebilir enerjiye dengeleyici unsur olarak tanımlanıyor. Bu, enerji arz güvenliği açısından kritik.
- Kazanılmış hakların korunması, yatırımcı güvenini artıracak.
Ancak elbette eksiler de yok değil:
- Rehabilitasyon bedelleri iki katına çıkarılıyor; bu küçük işletmeler için ciddi finansal yük olabilir.
- Zeytinliklerde “kamu yararı” gerekçesiyle madenciliğe izin verilecek olması büyük tartışmalara yol açıyor.
- ÇED ve orman izinlerinin hızlandırılması, bazı çevrelerce “denetimsizlik” olarak yorumlanıyor.
| Artılar: | Eksiler: |
| ✅ İzin süreleri 24 aya düşüyor. | ❌ Rehabilitasyon bedeli %30’dan %100’e çıkıyor. |
| ✅ Kazanılmış haklar korunuyor. | ❌ Küçük işletmelere ek mali yük. |
| ✅ Atıl ruhsatlar engelleniyor. | ❌ Devlet hakkı kromda %50’den %70’e yükseliyor. |
Çarpıcı hesaplama: Eskiden 100 TL olarak alınan ruhsat bedeli, artık 70 TL ruhsat + 70 TL rehabilitasyon = 140 TL olacak!
Peki, Zeytin mi Maden mi?
Aslında doğru soru bu değil. Sormamız gereken şu: Akılla ikisi birlikte yaşatılabilir mi? Cevap evet. Bugün Kanada’da, Norveç’te, Avustralya’da maden işletmeleri çevreyle uyumlu şekilde çalışıyor. Madencilik sonrası ağaçlandırma, rehabilitasyon ve gelir paylaşımı politikalarıyla çevre de kalkınma da korunabiliyor.
Ve şunu da unutmayalım: Madenler olduğu yerde çıkarılır. Yoksa aynı madenleri ithal ediyoruz. Lityumu Şili’den, nadir toprağı Çin’den, kömürü Rusya, Kolombiya ve Güney Afrika’dan alıyoruz. Üstelik çevresel yük orada kalıyor, maliyet bize yazılıyor.
En Büyük Çevreciler Madencilerdir
Bu iddialı cümleyi abartı olarak görenler olabilir. Ama madenci, doğayla en çok vakit geçiren, toprağı tanıyan, suyu koruyan kişidir. Maden sahası açıldığında, doğaya en büyük zararı verip gidenler değil, rehabilitasyon yükümlülüğünü üstlenenler de onlardır. En büyük çevreci, yaptığı her kazıdan sonra doğayı yeniden ayağa kaldırmak zorunda olan madencidir.
Yeter ki yasa, dengeyi ve bilimi gözeterek şekillensin.
Atatürk ve Sadrettin Alpan’ın Penceresinden
Cumhuriyet’in ilk yıllarında madenciliği sadece ekonomik bir araç olarak değil, “bağımsızlık” meselesi olarak gören Mustafa Kemal Atatürk, 1925 yılında şöyle demişti:
“Madenler milletindir. Onları akıl ve bilimle işlemek, vatanda refah, vatana servet getirir.”
“İnsanı maden yaşatır!” sözünün sahibi olan ve geçtiğimiz aylarda vefat eden duayen madencimiz Doç. Dr. Sadrettin Alpan ise bu vizyonu şöyle tamamlar:
“Madenciliğe toprak altının zekâ ile buluştuğu yer olarak bakmalıyız. Yeraltında hapsolmuş bir cevher değil, milletin geleceğidir asıl çıkarmamız gereken.”
Son söz: Bugün akılcı ve dengeli bir madencilik politikası; hem tarımı hem doğayı hem de bağımsızlığı birlikte korumanın tek yoludur. Taşınamayan madenlerimizi yerin altında bırakmak, onları ithal etmeye mahkûm olmak ne çevreciliğe ne de millî çıkarlarımıza hizmet eder.
Hem zeytini hem madeni birlikte üretip kalkınabilmek için yeraltı ve yerüstü zenginliklerimize dengeli bir şekilde sahip çıkmak zorundayız. Bunu yaparken de kısa vadeli siyaset ve gözü kapalı fanatiklikle değil, akıl ve bilimin ışığıyla hareket etmek durumundayız…
[1] Potash (Guano): Kanada bu alanda dünya lideri konumunda; gübre yapımında kullanılan bu mineral, 2023’te Kanada’daki toplam maden üretiminin yaklaşık %18’ini oluşturdu. Saskatchewan eyaleti üretimin neredeyse tamamından sorumludur ve 2023’te GDP’ye 10,8 milyar CAD katkıda bulundu.
Dr. Metin Aktan: Linkedin
metin.aktan [at] gmail.com
fakir
















