1990’ların sonu, 2000’li yılların başında öğrencilik yıllarımda en ilgimi çeken derslerden biri iktisat dersiydi. Tabii o dönemlerde Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durumu ve yaşadığı krizleri anlama çabamda bunda etkiliydi kuşkusuz. Televizyonda da elbette ekonomi ile ilgili çok sayıda programa rastlayabiliyordunuz, benim en beğenerek izlediğim program, Asaf Savaş Akat, Deniz Gökçe, Mahfi Eğilmez ve daha sonra Ege Cansen’in katıldığı Ekodiyalog programıydı. Hala karşıma çıktıkça bu duayen isimlerin görüşlerini dinlemeye/izlemeye/okumaya gayret ederim.

Ege Cansen biraz bu grup içinde daha farklı bir isimdi, özel sektörde bulunmuş, yıllarca yöneticilik yapmış, teorinin ötesinde tecrübe ile harmanlanmış gerçekleri önümüze koyardı. Geçenlerde yine bir videosuna denk geldim, “Çin nasıl Başardı?” başlıklı bu videoda ismiyle müsemma olduğu üzere Çin’in bugünkü güçlü haline nasıl geldiği ile ilgili kendi bakış açısından gerekçeleri anlatıyordu. Üzerine basılması gereken en önemli konular; Çin’in milli muhteva yani yerli girdisi yüksek ürünlerin üretimine odaklanması bu sebeple tüm tedarik zincirine baştan sona dahil olması, üretim faktörlerinde firma bazında değil ulusal düzeyde verimliliğe odaklanması ve en önemlisi, kârlılığı firma bazında değil, ülke bazında hesaplıyor olması. Ekonomi konusuna yabancı olanlara belki küçük bir açıklama yapmak gerekir; faktör derken üretim faktörlerinden bahsediyoruz, Bir üretimin olması için gerekli faktörler; Emek, Sermaye, Toprak ve Müteşebbis (Girişimci) dir. Tabii faktörler bunu bedavaya yapmaz; Emek Ücretini, Sermaye Faizini, Toprak Rantını, Müteşebbis de Karını ister.

Biraz da kendi yorumumu katarak olayı anlatmak gerekirse, özellikle tarımda ve kırsal kesimde çok yüksek oranda gizli işsizliğin olduğu tespiti yapılıyor, her halükârda aslında herhangi bir üretim yapmayan bu işgücü zaten yiyor, içiyor, toplumda yaşıyor, maliyetleri bir şekilde ya aileleri ya da devlet tarafından karşılanıyor ve kaynakları tüketiyor. Örneğin hedef gömlek üretmekse, işe tarladaki pamuktan başlarsınız. Boş duran tarlalara atıl işgücüyle pamuk eker, bu işgücünün bir kısmını sanayiye kaydırarak ipliği, kumaşı ve nihayet gömleği iğneden ipliğe yerli katkıyla üretirsiniz. Böylece hem toprak ve emek gibi atıl kaynakları harekete geçirmiş hem de hesaben ek maliyetsiz — çünkü zaten var olup kullanılmayan kaynakları kullanarak — üretim ve ihracat yapmış olursunuz. Tek başına belki pamuk üretimi ya da iplik üretimi kârlı bir iş olmayabilir ama devlet toplam kârlılık ve ulusal faktör verimliliği olarak baktığında ülke için oldukça faydalı bir hale dönmüş oluyor ve dahası milli gelir büyüyor, Üstelik bu büyüme, zaten var olup kullanılmayan kaynaklarla, neredeyse ek maliyetsiz gerçekleşiyor.

Tabii burada iki önemli unsurun mutlak varlığını atlamamak gerekir; milli muhteva yani yerli katkının yüksek oranda olması çünkü ancak bu şekilde hem büyüme hem de kalkınma aynı anda gerçekleşebilir, diğeri de tedarik zincirinin geneline yayılmış hammaddeden nihai ürüne dek bir üretim, bir diğer deyişle dikey entegre endüstriler. Bu aynı zamanda ciddi bir rekabetçi avantaj hatta bir ticari üstünlük kurma aracına sahip olmanızı da sağlıyor. Çin tedarik zinciri içinde de çok güçlü olduğu için bu yaklaşımla çok düşük maliyetlerle üretim yapabiliyor, hatta bazı aşamaları kârlı olmasa bile bunu devam ettirebiliyor çünkü bu bir “DEVLET” politikası. Bu sayede piyasa yapıcı olarak fiyatları çok düşük tutup adeta piyasayı silkeleyerek, rakiplerin kârlılığı fiyat dalgalanmaları ile ortadan kaldırıyor. Rakipler ise piyasa ekonomisinin kurallarıyla oynuyor; sermaye faizini, müteşebbis kârını görmeden bu işe girmez. Sonuç: Rekabet hiç doğmuyor.

Bunu madencilik ve kritik mineraller için yorumladığımızda; yüksek yatırımlar, uzun vadeli geri dönüşler ve zaten riskli olan bir sektörde bir de Çin gibi bir aktörün fiyatları istediği gibi kontrol ettiği bir yapıda yatırımın gelmesi pek de mümkün olmuyor. Dolayısıyla toprak altında milyarlarca trilyonlarca dolar değerinde rezervleriniz ve kaynaklarınız olması, bunları işleyecek ve ürüne dönüştürecek kapasite inşa edemediğiniz sürece sadece jeoloji oluyor, ekonomik bir gerçekliğe dönüşemiyor maalesef.

Peki bu durumu değiştirebilir miyiz? Ege Cansen’in söylediklerinden kendi sektörümüz adına bir ders çıkarabilirsek, evet bir çözüm üretmemiz mümkün; Devletin önemli bir aktör olarak müdahil olması.

Biraz da bu durumun yapılabilirliğini sayısal olarak desteklemek için Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni yayınladığı 2026 Kritik Mineraller Görünümü raporunda bazı dikkat çekici rakamlara bakmamız gerek. Nadir toprak elementlerinin, mıknatısın maliyetinde %40 olan payları, aynı elementlerin elektrik motoru düzeyinde maliyeti %5’e, elektrikli araçta ise payları %0,2’ye düşüyor. Batarya minerallerine bakacak olursak, hücre düzeyinde bunların maliyet içerisindeki payı %26, batarya paketi düzeyinde bu oran %18’e, elektrikli araç içerisinde ise toplamda %3’e düşüyor. Bu oran nikel, kobalt, grafit, lityum gibi hammaddelerin araç maliyeti içerisindeki toplam payı. Hammadde diyoruz fakat bunlar elbette topraktan çıktığı gibi kullanılan değil, işleme tabi tutulmuş yüksek saflıkta ve belli özellikteki kimyasal ürünler aslında.

Esas mesele elbette sadece maliyet değil, devamlılık ve tedarik güvenliği sorunu, 2010 Senkaku Adaları krizinde de yaşandığı gibi belki değer ve maliyet olarak düşük bu ürünlerin bulunamaması trilyonlarca dolarlık ekonominin ve üretimin durmasına sebep olabilmekte.

Eğer kritik mineraller için yerli imkanların ve girdilerin yüksek oranda yer aldığı ve yerli kaynakların kullanıldığı bu tedarik zinciri ülke içinde geliştirilebilirse, maden ve rafinasyon aşamasını rakiplerimizden %50 daha pahalıya üretsek bile, bu aşamanın nihai üründeki payı %3 olduğundan aracın fiyatına yansıması en fazla %1,5 olur. Yani 40 bin dolarlık bir araçta sadece 600 dolar. 1 milyon elektrikli aracı bu şekilde üretip satabildiğimizi düşündüğümüzde, bu üretim tek başına 40 milyar dolarlık bir üretim değeri demek; milli muhteva yüksekse bunun büyük bölümü doğrudan milli gelire yazılır. Bunu “milli muhteva”sı yüksek tedarik zincirinin geliştirildiği bir ekosistem olarak düşündüğümüzde beraberinde tetikleyeceği yan sanayi, enerji ve hizmet sektörleriyle birlikte katbekat büyük bir ekonomik değerden söz ediyoruz.

Türkiye’yi düşündüğümüzde TOGG ile yerli elektrikli araç, Aspilsan ile NMC, Pomega ile LFP katotlu lityum pil üretim kapasitemiz var. Bu zincirde eksik olan halka belli: Madeni ve maden ürünlerini uygun kimyasal forma dönüştürecek rafinasyon ve işleme tesisleri. Bu zinciri tamamladığımız takdirde hem milli muhtevayı artırmış hem de büyüme ve kalkınmayı aynı anda gerçekleştirmiş olacağız. Bu tedarik ve değer zinciri oluşturulduğunda elbette yeni markalar çıkarmamız yeni iş kolları yaratmamız da mümkün olacak, bunun için kullanabileceğimiz maden kaynaklarımız da mevcut. Ve bu kurumlar ülkemiz için stratejik öneme sahip bir yapının parçası olacaklarından, korunmalı ve ayakta kalmaları mutlaka sağlanmalıdır. Eksik halkaların tamamlanması; yüksek yatırım bedeli, yüksek risk, düşük kârlılık ve çoğu zaman zarar ihtimali nedeniyle mevcut piyasa koşullarında özel sektörün üstlenebileceği bir iş değil. Çünkü tüm bu riskleri göze alıp; milli fayda, ulusal düzeyde faktör verimliliği ve kârlılığı ancak devlet önceliklendirip gerçekleştirebilir. Dolayısıyla devletin düzenleyici, destekleyici, teşvik edici hatta bizzat oyuncu olarak burada yer alması gerekiyor. Elbette burada devletin esas rolü zincirin kârsız ama stratejik halkalarını tamamlamak, sürekli bir piyasa aktörü olarak orada kalmak değil.

İçinde bulunduğumuz durumla ancak bu şekilde baş edilebilir ve sonuç olarak doğru adımlar ve stratejilerle aslında aleyhimize gibi görünen bir durum lehimize bile dönebilir. Adam Smith’in görünmez elinin gelip piyasayı düzeltmesini artık bekleyemeyiz çünkü karşımızda Çin gibi apaçık duran dev bir el var. Küçük hesapların değil artık ulusal çapta hesapların yapılması gerekiyor; Çin neredeyse yarım asırdır bunu yapıyor.

Sait Uysal

Maden Mühendisi

saituysal@gmail.com

Sait Uysal: LinkedIn

Haberlere Abone Olun

UYARI

Bu haber/makale bir “Madencilik Türkiye Dergisi” içeriğidir. Her hakkı Mayeb Basın Yayın Ltd.’ye ait olup izinsiz olarak kopyalanıp yayınlanması suçtur ve yasaktır. Kaynak gösterilmeden kullanılması durumunda yasal işlem başlatılacaktır.

Kaynak gösterilerek kullanılmak istenmesi halinde “Bu haber/makale Madencilik Türkiye Dergisi’nden alınmıştır.” ibaresi ile birlikte haberin linki verilmeli, link de web sitemize yönlendirilmelidir.

Önceki İçerikMadencilikteki Teknolojik Gelişmeler Ankara’da Konuşulacak